Makale

LİLİTH

29 December 2025 20 dk okuma
LİLİTH

LİLİTH -

Psişemizdeki Karanlık Tanrıça -

Yılan, doğası gereği ne iyidir ne kötü. O, bütünlüğün bilgisidir. Şifa da ondadır, ölüm de; çünkü hayat bölünemez. Başlangıçta özgürdür. Kendi ritminde sürünür, kendi döngüsünde kabuk değiştirir. Ne saldırgandır ne uysal. Sadece kendi doğasındadır. Sonra yakalanır. Bilgisi çalınmak istenir. Zehri silah yapılır. Bedeni teşhir edilir. Yılanın sınırları ihlal edilir. Ve ihlal edilen her güç bir süre sonra kendini savunur. Yılan sokmaya başladığında sebebi unutup sonucu görmeyi seçen insan Onu tehlikeli ilan eder. Ama gerçek şudur: Yılan karanlıklaşmamış; yaralanmıştır. İşte karanlık tanrıçalar tam bu noktada görünür olur. Onlar, yaralanmış gücün hafızasıdır, görmezden gelinen gerçekliğin sesidir.Işık tanrıçaları düzeni anlatırken , Karanlık tanrıçalar hayatı anlatır. Çünkü hayat sadece düzenden ibaret değildir;kan vardır, kayıp vardır, öfke vardır, ve bütün bunların ortasında kadın bedeni vardır. Karanlık tanrıçalar kadın bedeninin toplumdan önceki bilgisini taşır.Karanlık; kontrol edilemeyen,öngörülemeyen,henüz bilinçle evcilleştirilmemiş olan demektir. Ayın evreleri de kadın bedeninin döngüsüyle uyumlu bir ritim taşır ve bu nedenle kadim kültürlerde Tanrıça anlayışının merkezinde yer almıştır. Eski topluluklar, doğum, yaşam, ölüm döngüsünü Ay’ın değişiminde görmüş ve bu süreci yöneten gücü Büyük Tanrıça olarak anlamlandırmıştır. Ay’ın döngüsünün karanlık evresi; gözle seçilemeyen, aklın doğrusal mantığıyla kavranamayan alanları kapsar. Bu evre, döngünün bilinçdışı katmanlarını taşır; söze dökülemeyen sezgileri, bastırılmış bilgiyi, henüz forma bürünmemiş potansiyeli. Karanlık olarak adlandırılması, onun yokluk ya da tehdit olduğu anlamına gelmez; aksine, anlaşılmadığı için etiketlenmiş, bilinmeyenle temas ettiği için tabu ilan edilmiştir. Bu alan, görünmeyenin bilgelik taşıdığı eşiktir .Ay , dolunaydan karanlığa inerken Tanrıça; yaratıcı, besleyici ve dönüştürücü yönleriyle üçlü bir bilinç olarak onurlandırılmış, bu anlayış Üçlü Ay Tanrıçası kavramını doğurmuştur. Ay ışığı azaldığında Tanrıça, Kara Kocakarı formuna geçer. Bu yönüyle ölümü son değil, yeniden doğuşa hazırlık olarak karşılar. Karanlık Ay Tanrıçası; kış, çözülme ve yeraltı dünyasıyla ilişkilidir, fakat aynı zamanda derin bir bilgelik ve şefkat taşır. İnsan zayıflığını yargılamaz; sessiz, adil ve öğretici bir rehberdir. Bu arketip sihir, gizli bilgi ve kehanetle bağlantılıdır. Totemleri yeraltı ve geceyle ilişkilidir: yılanlar, ejderhalar, baykuşlar, kuzgunlar, kargalar, köpekler ve atlar. Kimi tasvirlerde yıkıcı ve sert görünse de, bu imgeler aslında çözülmenin ardından gelecek yenilenmeyi simgeler. Hekate, Kali ve Ereshkigal gibi tanrıçalar, Karanlık Ay Tanrıçası’nın bu dönüştürücü ve derin yönünün farklı kültürlerdeki yansımalarıdır. Zaman içinde Karanlık Tanrıça’nın özüyle bağlantılı yenileyici, dönüştürücü doğa silikleşti; onun yerine, korku uyandıran bir yıkım figürü inşa edildi. Kadim anlatılarda yaşam–ölüm–yeniden doğuş döngüsünün koruyucusu olan bu arketip, mitlerin ilerleyen katmanlarında baştan çıkaran, Dehşetli Anne ve Ölümün Habercisi olarak yeniden şekillendirildi. Sonraki dönemlerin anlatıları onu karanlıkla özdeşleştirdi; zehirli, şeytani, öfkeli ve tehditkâr sıfatlarla mühürledi. Ataerkil düzen güç kazandıkça, Karanlık Tanrıça kadın cinselliğinin korkulan yüzüne dönüştürüldü: erkeklerin ahlaki ve dinsel sınırlarını ihlal ettirdiğine inanılan, ardından onların yaşam gücünü emip yok eden, ölümcül bir cazibenin sembolü hâline geldi. Böylece düzen kuran erkek egemen sistemlerde , özündeki kutsal dönüşüm enerjisi çarpıtıldı ve bir korku figürüne indirgendi. Lilith, Hekate, Kali, Persephone…Hepsi farklı kültürlerde,aynı yaradan konuşan Karanlık Tanrıçalardır. Onlar başlangıçta özgürdü, sınırları kendilerine aitti,cinsellikleri kutsaldı ve öfkeleri bilinçliydi.Sonra ihlal edildiler.Bu bozulmuş imgeler mitlerde farklı maskelerle belirdi. Kali, ölü yakma alanında kafataslarından bir gerdanlıkla yıkıcı bir kudret olarak resmedildi. Lilith, geceleri erkekleri ayartan, iblisleri besleyen ve bebekleri öldüren kanatlı bir dişi iblis hâline getirildi. Medusa’nın bir zamanlar büyüleyici olan saçları tıslayan yılanlara dönüştürüldü; bakışı, erkekleri taşa kesen bir lanet sayıldı. Hekate ise gecenin içinde, cehennemin vahşi köpekleriyle yol ayrımlarında dolaşan, erkekleri izleyen ürkütücü bir gölge olarak anlatıldı.Özünde karanlık olan onlar değil, onlara yapılanlardı. Tüm bu figürler, Karanlık Tanrıça’nın özündeki yaşamı parçalayıp yeniden dokuyan kutsal gücün, korku ve denetim anlatılarıyla nasıl gölgelenip tersyüz edildiğinin mitolojik izdüşümleridir. Lilith, tüm bu karanlık tanrıçaların medeniyet öncesi prototipidir adeta. Hepsinin ortak noktası; geceyle ilişki, cinsellik ve doğurganlık ,ölümle temas edebilme yetkisi ,sınır ihlallerini cezalandırma ve erkek düzenine meydan okumaktır .Bu tanrıçaların hepsi düzeni sürdürme değil dönüştürme gayretinde olan bir eşik tanrıçasıdır. Bu yüzden eşik tanrıçaları genellikle sevilmez ama onlar olmadan da hiçbir inisiyasyon basamağındaki geçişler tamamlanamaz. Lilith figürünün kökeni, Sümer–Akkad dünyasına kadar uzanır. Adının, “hava, rüzgâr” anlamına gelen lil kökünden türediği; lilītu / lilû olarak anılan, geceyle, rüzgârla ve sınır-ihlal eden dişi ruh varlıklarıyla ilişkilendirilen bir sınıfa ait olduğu düşünülür. Bu erken Mezopotamya demonolojisinde Lilith, çoğunlukla gecenin, cinselliğin ve doğumun tehlikeli eşiklerinde beliren vampirik ya da tehditkâr bir dişil güç olarak tasvir edilmiştir. Mezopotamya mitlerinde, özellikle Gılgamış destanı’ndaki Huluppu ağacı anlatısında, ağaçta yuva yapan “karanlık/çığlıkçı” bir dişi varlıktan söz edilmesi; Lilitu tipolojisinin Lamashtu gibi diğer dişi demonlarla iç içe geçmesi, Lilith’in Yakın Doğu’nun kadim karanlık dişil imgeleriyle ortak bir kökten beslendiğini gösterir. İbranice Kutsal Metinler’de Lilith, bağımsız bir karakter olarak açık biçimde yer almaz; ancak “gece varlığı”na işaret eden sözcükler bazı çevirilerde görülür. Asıl Lilith figürü, Ortaçağ Yahudi folkloru ve mistik metinlerinde şekillenir. Alphabet of Ben Sira anlatısında Lilith, Adem’in ilk eşi olarak sunulur: Aynı topraktan yaratıldığı için Adem’e boyun eğmeyi reddeder, Cennet’ten ayrılır ve zamanla şeytani bir varlık hâline gelir. Bu anlatı, modern Lilith mitolojisinin merkezinde yer alan “eşitlik, itaatsizlik ve özgürlük” temasını kurar. Talmud, Zohar ve çeşitli büyü/koruma metinlerinde Lilith; gece-demonu, doğum ve bebekler için tehdit oluşturan bir varlık olarak anılır. Bu korku figürü, tarihsel olarak muskalar ve dualarla dengelenmeye çalışılmıştır. Kabala geleneğinde ise Lilith, sıklıkla Samael ile ilişkilendirilen karanlık dişil eş olarak betimlenir; gececilik, cinsel kaos ve baştan çıkarıcı ateş imgeleriyle birlikte anılır. Bu bağlamda Lilith, ilahi dişilin düşmüş ya da gölgede kalmış formu olarak yorumlanır. Mitolojik imgelerde Lilith’in tekrar eden sembolleri dikkat çekicidir: gece, çöl, rüzgâr, baykuş ve diğer kuş figürleri, yılan/serpent motifi. Bu semboller, onun özgür ama tehlikeli, sınır tanımaz ama dışlanan dişil doğasını pekiştirir. Özellikle doğum ve bebek temaları etrafında şekillenen korku anlatıları, Lilith’i kadın bedeni ve üretkenliğiyle ilişkilendirilen toplumsal kaygıların bir yansıması hâline getirir. Modern arketipsel ve psikolojik okumalar, Lilith’i “itaat etmeyi reddeden özgür dişil” arketipi olarak ele alır. Jungyen perspektifte Lilith, özellikle kadın gölgesinin bir temsili sayılır; toplum tarafından bastırılan öfke, şehvet, bağımsızlık ve cüret gibi nitelikler Lilith figüründe projekte edilir. Bu nedenle Lilith, gölge çalışması için güçlü bir sembol hâline gelir. Arketipsel açıdan Lilith, uyumlu kadının karşıtıdır, bilinenin aksine makbul değildir. Bu yüzden kolektif bilinç tarafından tehlikeli olarak adledilir. Toplum tüm bu nitelikleri kutsallaştırmadığı için onları gölgeye iter ve gölgeye itilen her şey ya hastalık olarak ya kriz olarak ya da ilişki yarası olarak geri döner. Jungyen psikolojide Lilith, gölge arketipi ve anima’nın karanlık yüzü ile özdeşleştirilir. Kadının bu bastırılmış benliği , psikosomatik rahatsızlıklar ,kendini suçlama, ilişkilerde kendinden vazgeçme ve kronik yorgunluk olarak ortaya çıkarken , erkeğin animasında ise korkutucu dişil yani kontrol edilemeyen bağımlı olmayan , boyun eğmeyen kadın imgesine karşılıktır. Bu yüzden erkek bilinci Lilith’i ya demonize eder ya da idealize eder ama nadiren entegre edebilir. Lilith enregrasyonu; uyumlu ve iyi insan maskesini indirmeyi , sahte uyumu bırakmayı ve bedensel bilgeliği geri almayı öğretir. Yaklaşık MÖ 3000’lerden itibaren Ay Tanrıçası kültlerinin gücü zayıflamaya başladı; bu süreç Neolitik dünyanın çözülüşüyle, Bronz ve Demir Çağlarının yükselişiyle hız kazandı. MÖ 4000–2500 yılları arasında Kuzey Avrupa ve Orta Asya’dan gelen proto-Hint-Avrupa kökenli savaşçı topluluklar, Batı Avrupa’dan Yakın Doğu’ya ve Hindistan’a kadar yayıldı. Bu halklar, gökyüzüyle ilişkilendirilen baba–erkek bir tanrıya tapıyor, ana tanrıça merkezli toplumları ve onların kutsal düzenini ortadan kaldırıyordu. Ataerkil yapılar iktidarı ele geçirdikçe, kendi uygarlıklarını ana tanrıça kültlerinin kalıntıları üzerine inşa ettiler. Mitolojide bu dönüşüm, yaratımın merkezindeki Büyük Tanrıça’nın yerini Büyük Baba Tanrı’nın almasıyla görünür hâle geldi. Önceleri tanrıça ile ilişkili olan erkek figür, onun oğlu ya da sevgilisi olarak betimlenirken; zamanla güç kazandıkça kocası, hatta babası konumuna yükseltildi. Tanrıça ise giderek ikincil bir role itildi: Horus’un annesi İsis’in gölgelenmesi ya da İsa’nın annesi Meryem’in pasif bir figüre indirgenmesi bu sürecin izlerini taşır. Daha ileri aşamalarda tanrıça, baba tanrının eşi olmaktan çıkarılıp kızı hâline getirildi; Athena’nın Zeus’un başından doğması bu simgesel kopuşun çarpıcı örneklerinden biridir. Aynı dönemde ejderha ve yılan öldüren ataerkil güneş kahramanları mitlerde öne çıktı; Marduk’un ejderha-ana Tiamat’ı öldürmesi, dişil kaosun bastırılmasının simgesi oldu. Bu dönüşüm yalnızca mitolojik anlatılarla sınırlı kalmadı; insanlığın psikolojisine de yansıdı. Erkek ve dişi ilke arasında keskin bir karşıtlık kuruldu. Böylece Tanrıça’nın kutsallığı gölgelenirken, onun yeryüzündeki yansıması olan kadın da şefkatli ve bilge anne arketipinden uzaklaştırılıp, korkulan, denetlenmesi gereken “tehlikeli” bir figüre indirgenmiş oldu. Ataerkil düzenin egemen hâle gelmesiyle birlikte Tanrıça’nın yalnızca kültürel değil, psikolojik düzeydeki varlığı da bastırıldı. Bu süreçte insan psişesi de sessiz kalmadı; karanlık, kabul görmeyen, “uygunsuz” sayılan nitelikler toplumun merkezinden dışlandı. Jung’un diliyle söylersek, bu inkâr edilen alan gölgenin oluşmasına zemin hazırladı. Gölge, psişenin reddedilmiş, bastırılmış ve bilinçdışına sürülmüş kısmıdır. Kadınlar olarak bizler de kimliğimizdeki Karanlık Tanrıça arketipini reddetmeye zorlandık. Şefkatli, besleyici, aydınlık dişil yönlerimiz yüceltilirken; öfke, kıskançlık, tutku, haset, sınır koyma ve yıkıcı güç taşıyan yönlerimiz değersizleştirildi. Böylece dişil gölge, hepimizin psişesinde sessiz ama etkili bir biçimde yer etti. Aydınlık yönlerimizle özdeşleşip karanlık yönlerimizi inkâr ettiğimizde, kişiliğimiz çarpık bir dengeye zorlandı. Bu reddedişin bedeli şudur: Sahiplenmediğimiz karanlık, başka bedenlerde karşımıza çıkar. Gölge, bastırıldığında yok olmaz; yansıtılır. Bazen bir arkadaşta, bazen bir kız kardeşte, bazen “öteki kadın” figüründe, bazen de tehdit olarak algıladığımız bir başka kadında görünür. Çünkü gölge bilinçle bütünleşmediğinde, başkalarına yüklenmeye mahkûmdur. Kendi öfkemizle temas edemediğimizde, başkasının öfkesi bize korkutucu gelir. Kendi karanlığımızı tanımadığımızda, onu dışarıda düşman olarak yaratırız. Böylece hem ilişkilerimizi sabote eder hem de güvenli, dürüst bağlar kurma ihtimalini zayıflatırız. Gerçek bütünlük, yalnızca aydınlığı değil, karanlığı da sahiplenmekle mümkündür. Karanlık Tanrıça bastırıldığında değil, tanındığında ve bilinçle kucaklandığında dönüştürücü olur. Kadınsı gölgenin bilinçdışı içeriğiyle tetiklenen travmatik döngülere kapıldığımızda, bazen gölgeyi dışarı yansıtan kişi oluruz, bazen de başkalarının yansıtmasına maruz kalan. Her iki konum da huzursuzluk yaratır ve ortaya çıkan karmaşayı çözmek kolay değildir. İlk durumda, inkâr ettiğimiz ya da kendimizde görmek istemediğimiz yönleri farkında olmadan başkalarına yükleriz. Böylece kendi gölge materyalimizi onların taşımasını bekler, ilişkisel alanı zehirleriz. Bu baskı altında kalan kişiler, bizim için en tehditkâr ve rahatsız edici biçimlerde davranmaya başlar. Sonuçta ilişkiler güven kaybı, hayal kırıklığı, suçlama ve kaosla örülür. İkinci durumda ise kendi merkezimizden ve bütünlüğümüzden koptuğumuzda, başkalarının projeksiyonlarına açık hâle geliriz. Onların reddettikleri, nefret ettikleri parçaları içselleştirir; bunların bize ait olduğuna inanırız. Bu süreç, kendini suçlama, değersizlik hissi ve düşük özsaygıdan oluşan bir ağın içine çekilmemize yol açar. Karanlık dişil alanın şifası, bu döngünün bilinçli şekilde çözülmesini gerektirir: Yansıtmanın alıcısı, kendisine yüklenen gölge materyalini ayırt etmeli, ona ait olmayanı sahibine iade etmelidir. Yansıtmayı yapan kişi ise reddettiği parçaları geri alıp tanımalı ve onları kendi benliğinin bir parçası olarak bütünlüğüne entegre etmelidir. Ancak bu karşılıklı farkındalıkla, gölge dönüştürücü bir güce kavuşur. Mit bu işleviyle hepimize uyanık bir aynalık eder ona bakabilen için kendi gölgesini düşman ilan etmekten özgürleşir ona bakabilen kendi gölgesini düşman ilan etmekten özgürleşir. Bastırılmış gölge arketipler yaşamlarımızda varlığını sürdürdüğü için, bir gün Lilith’ini bastırmamış bir kadınla karşılaştığımızda onu korkutucu, ürkütücü ya da “tehlikeli” algılamamız şaşırtıcı değildir. Ancak bu algı, o kadının karanlığından değil; kendi gölgemizle kuramadığımız ilişkiden beslenir. Onu daha da “kötü” ilan etmek, suçlamak ya da dışlamak herhangi bir şifa üretmez; aksine, bu tutum gölgeyle yüzleşme sürecini erteleyen ve onu süreklileştiren bir savunma mekanizması olarak işler. Kadınlar arasında ortaya çıkan rekabet, güvensizlik ve düşmanlık örüntüleri, bu anlamda yalnızca bireysel psikodinamiklerin değil; aynı zamanda patriyarkal bilinç yapılarının içselleştirilmiş sonuçlarıdır. Kadınlar olarak gölge dişilimizin farkında olmadığımızda ya da onu bilinçli biçimde yönetemediğimizde, yalnızca birbirimizin kurdu hâline gelmeyiz; aynı zamanda patriyarkanın bizi konumlandırdığı bilinç düzeyinde kalmakta ısrar etmiş oluruz. Mitlerde tekrar tekrar anlatılan ve kadının “karanlık” olarak etiketlenen yönünü bastırmak için kurgulanan anlatılar, bu hâliyle patriyarkal düzenin sürekliliğine de hizmet eder. Böylece kadın, kadına yurt olamazken; aynı zamanda “güvenilmez”, “tehlikeli” ya da “bölücü” olarak damgalanan dişil imgenin temsilcisi olmaya devam eder. Oysa burada seçim aslında son derece basittir: Kendi gölgemizle, kendi içimizde yüzleşmek ya da onu sürekli dışarıya projekte etmek. Gölge entegrasyonunu gerçekleştiremediğimiz her noktada, başka bir kadının karanlığında kendi bastırılmış yönlerimizi görmeye ve ona saldırmaya devam ederiz. Bu döngü kırılmadığı sürece, dişil bilinç gerçek anlamda özgürleşemez. Lilith’in arketipsel çağrısı tam da buradadır: Karanlığı yok etmek değil, onu bilinçle karşılamak. Gölge dişil, düşman değil; görülmediğinde yıkıcılaşan, görüldüğünde ise dönüştürücü bir güçtür. Kadın kadının yurdu ancak bu yüzleşmeyle mümkün olur; patriyarkanın yüzyıllardır beslediği ayrışma dili ancak bu noktada çözülmeye ve kadınlar arası dayanışma ve özerklik için yeni bir bilinç zemini oluşmaya başlayabilir. Karma Ezoterik Astrolog/Chutta of Cosmo energetica Nilgün KARACA

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!