KENDİNLE ÖZGÜRLEŞ
Aileden Taşınan Hikâyeler ve Kendi Yerine Geçmek
Hayatta bazı tekrarlar vardır. Ne kadar yön değiştirsek de benzer ilişkilere, benzer acılara ve benzer çıkmazlara döneriz. Çoğu zaman bunu kişisel olarak yetemediklerimize, yapamadıklarımıza ya da “kader”e bağlarız. Oysa daha derinde başka bir düzen işler. Bazı duygular bize ait değildir; bazı yükler, biz doğmadan çok önce başlamış hikâyelerin devamıdır.
İnsanın yalnızca kendi yaşamını değil, çoğu zaman ailesinin tamamlanmamış hikâyesini de taşıdığı fikri, psikolojinin zaman içinde genişleyen bakışıyla giderek daha görünür hâle gelmiştir. Aile sistem dizimi, bu duyguların, yüklerin ve daha doğrusu bu tesirlerin neler olduğunu alanda görünür kılan; idrakle birlikte başka türlü bakabilmeyi mümkün kılan bir terapi sistemidir. Atalardan gelen bu etkilerin nasıl aktarıldığını ilerleyen yazılarda daha ayrıntılı ele alacağız. Ancak bu noktada, bireysel psikolojiden aile sistemleri yaklaşımına uzanan düşünsel dönüşümün nasıl geliştiğine kısaca bakmak anlamlı olacaktır.
Psikoloji tarihinde ilk yaklaşımlar, insanın ruhsal dünyasını bireyin içsel süreçleri üzerinden anlamaya yönelmiştir. Sigmund Freud, bireyin ruhsal yapısının erken çocukluk deneyimleri ve ebeveyn ilişkileriyle biçimlendiğini ortaya koyarken; Alfred Adler, insanın hayattaki yönünü ve yaşam stilini aile içindeki yeri ve aidiyet ihtiyacı üzerinden açıklamıştır. Carl Gustav Jung ise bu bakışı daha da genişleterek, insanın yalnızca kişisel değil, atalara uzanan kolektif bir bilinçdışının taşıyıcısı olduğunu göstermiştir.
Bu yaklaşımlar bireyin iç dünyasını anlamada güçlü bir çerçeve sunsa da, zamanla ruhsal süreçlerin yalnızca bireyin içinde değil; ilişkilerde ve kuşaklar boyunca aktarılan bağlar içinde şekillendiği daha net biçimde görülmeye başlanmıştır. Böylece sistemik düşünce gelişmiş; insanın yaşadığı zorlukların, ait olduğu ilişkisel alanla birlikte ele alınması gerektiği fikri güç kazanmıştır.
Jacob Moreno, bireysel semptomların ilişkisel alanda ortaya çıktığını vurgulamış; Murray Bowen, aileleri kuşaklar boyunca aktarılan duygusal sistemler olarak tanımlamış; Virginia Satir ise iyileşmenin özünde bağın, değerin ve sevginin yeniden kurulmasıyla mümkün olduğunu göstermiştir. Bu yaklaşımlar, bireyin yaşadığı psikolojik zorlukların yalnızca kişisel öykülerle değil, ait olduğu aile sisteminin dinamikleriyle de doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koymuştur.
Bu anlayışı daha da derinleştiren çalışmalarla birlikte, aile tarihindeki travmaların sonraki kuşaklara nasıl aktarıldığı daha görünür hâle gelmiştir. Anne Ancelin Schützenberger, travmaların yıldönümleri, tekrarlar ve bilinçdışı bağlar aracılığıyla nesiller boyunca taşındığını belgelemiştir. Ivan Boszormenyi-Nagy, aile sistemlerinde görünmeyen ancak son derece güçlü olan sadakatlerin, bireyin yaşam seçimlerini nasıl etkilediğini ortaya koymuştur. Bert Hellinger ise dışlanan, unutulan ya da yas tutulmayan aile üyelerinin sonraki kuşaklarda kader olarak ortaya çıkabildiğini görünür kılmış; ailesel aktarımların çeşitliliği ve bireylerin hayatlarına nasıl tezahür edebileceğine dair önemli bir bakış alanı bırakmıştır.
Bugün artık biliyoruz ki insan yalnızca kendi yaşamını değil, çoğu zaman ailesinin tamamlanmamış hikâyesini de taşır. Aile sistem dizimi, bizi bu hikâyelerin farkındalığı ve idrakiyle buluşturur; bazı yükleri ve döngüleri tamamlayabilme imkânı sunar. Çoğu zaman “bizim” sandığımız pek çok duygu, ilişki biçimi ve yükün aslında bize ait olmadığını fark ederiz. Bunlar; büyükannemizin tutulmamış yasından, dedemizin kaybından, ailede konuşulamamış bir suçluluk ya da dışlanmadan, göçlerden, savaşlardan, erken evliliklerden, çocuk kayıplarından, evlatlık verilme süreçlerinden ya da anne-baba kayıplarından kaynaklanan tesirler olabilir. Bu tesirlerin nesilden nesile, hatta epigenetik yollarla aktarıldığını görmek mümkündür.
Bu aktarımlar bugün hayatımızda ilişki problemleri, yalnızlık, tekrar eden kaderler, bedensel belirtiler, kaygılar, korkular, yetersizlik ve değersizlik duyguları, öfke, iş ve özel hayatta kısır döngüler ya da üzen deneyimler olarak karşımıza çıkabilir. Kimi zaman nedenini anlayamadığımız bu tekrarlar, aslında bizden önce başlamış hikâyelerin bizde devam etmesidir.
Bir sonraki yazımızda aile sistem diziminin ne olduğu, tarihçesi, hangi konularla çalıştığı, nasıl bir alanda uygulandığı ve temsil sisteminin ne anlama geldiği üzerine daha ayrıntılı olarak duracağız. Çünkü kendinle özgürleşmek, sana ait olan hayatına adım atabilmenin ve kendi yerine geçebilmenin en güçlü eşlikçilerinden biridir.
Yorumlar (1)
Canım yasişim konuştukça rahatlatan ruh ne özelsin... ne güzel yazdın yolun açık olsun bitanem❤️