Makale

SPİRİTÜEL TOKSİSİTE

30 January 2026 5 dk okuma
SPİRİTÜEL TOKSİSİTE
Birlik Anlayışının Gölgesi: Spiritüel Toksisite Spiritüel konulara ilk girişin bir acı ya da travma sonrasında gerçekleştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Hepimiz iyi olmak, iyileşmek, anlam bulmak istiyoruz. Bu çok insani bir ihtiyaç. Kimse bu alanlara “kandırılmak” niyetiyle girmiyor. Tam tersine; çoğu insan zaten kırılgan hissettiği, yorulduğu, bir çıkış aradığı zamanlarda bu yollara yöneliyor. Belki de tam bu yüzden, bu alanın hassasiyeti daha fazla özen gerektiriyor. Bir süredir şunu düşünüyorum: “Bilinç”, “sevgi” ve “ışık” gibi kelimeler çok sık kullanılıyor; ancak bu kelimelerin gündelik hayatta nasıl karşılık bulduğu her zaman net olmayabiliyor. Bir yandan egoyu aşmaktan söz ediliyor, öte yandan eleştiriye mesafeli bir tutum görülüyor. Bir yandan şefkat anlatılıyor, öte yandan sınır koyan insanlar kolayca yanlış anlaşılabiliyor. Bir yandan “herkes kendi yolunda” deniyor, öte yandan farklı düşünenler kendilerini dışarıda hissedebiliyor. İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Burada küçük de olsa bir uyumsuzluk olabilir mi? Belki de Sorun Bizde Değil Benim astroloji dünyasına girmem de benzer şekilde oldu. Okudum, dinledim, eğitimlere katıldım. Bir şeyleri anlamaya, iyileşmeye, biraz daha “bilinçli” hissetmeye çalıştım. Zaten çoğumuz bu arayışlara üstün olmak için değil; biraz daha hafiflemek için giriyoruz. Zamanla içimde tarif etmesi zor bir his oluştu. Her şey doğru gibi görünüyordu ama bir şeyler tam oturmuyordu. Işıktan çok söz ediliyordu ama ortam zaman zaman ağır geliyordu. Sevgiden bahsediliyordu ama biri incindiğini söylediğinde konu hızlıca kapatılabiliyordu. Ego eleştiriliyordu ama bazı egoların görünmez olmadığını hissetmek mümkündü. İşte o zaman anladım ki belki de bu hisler yalnızca bireysel değil. Bir Şeyler Uymuyor Ama Söylemek Zor Bu ortamda, eğer insan içten içe rahatsızlık hissediyorsa, bunu dile getirmek kolay olmuyor. Çünkü çoğu zaman şu sorularla baş başa kalıyor: “Yanlış mı anladım?”, “Henüz hazır değil miyim?”, “Bende mi bir direnç var?” Böylece yaşanan rahatsızlık, kişisel bir eksiklik gibi algılanabiliyor. Sınır koyan biri “egolu” hissedebiliyor, soru soran biri “zamansız” bulunabiliyor, incindiğini ifade eden biri “ders” söylemiyle karşılaşabiliyor. Bir süre sonra insan kendi sezgilerini geri plana itebiliyor. Anlatılanla Yaşanan Arasındaki Mesafe Beni en çok düşündüren noktalardan biri ise, bazı insanların başkalarına anlattıkları ilkeleri gündelik yaşamlarında sürdürmekte zorlanıyor olması. Anlatılanlar ilham verici olabiliyor ama davranışlar bazen başka bir tablo çiziyor. Alçakgönüllülük anlatılırken eleştiri zor gelebiliyor, şefkat vurgulanırken sertlik normalleşebiliyor, özgürlük konuşulurken farkında olmadan bağımlılık oluşabiliyor.Bir öğretinin etkisi, yalnızca sözlerinde değil; insanın üzerinde bıraktığı hissedilen izde saklı. Eğer bir yol insanı daha açık değil de daha çekingen yapıyorsa, daha güçlü değil de daha sessiz hissettiriyorsa, daha çok kendisi olmaya değil de daha uyumlu olmaya zorluyorsa… Belki orada biraz durmak gerekir. Sanki sürekli iyi hissetmek gerekiyormuş gibi bir beklenti söz konusu. Üzgünsek “frekans düşmüş gibi”, öfkeliysek “ego öne çıkmış gibi”, yorulduysak “bilinçten uzaklaşmış gibi” algılanıyor. Oysa insan bazen üzülür. Bazen kızar. Bazen uzaklaşmaya ihtiyaç duyar. Bunlar ruhsuzluk değil. Bunlar yaşamın kendisi. Gerçek bir yol, duyguları bastırmayı değil; onlarla temas edebilmeyi destekler. Ve en önemlisi, bir yol göstericinin kendi öğrettiği disipline bağlı kalabilmesi, gündelik hayatında da buna uygun şekilde hareket edebilmesidir. Birlik ve Sınırlar “Hepimiz biriz” cümlesi güçlü ve güzel bir cümle. Ancak her güçlü cümle, bağlamından koptuğunda anlamını da yitiriyor aslında. Birlik, kendini yok saymak değildir. Her şeye katlanmak hiç değildir. Sınır koymak sevgisizlik anlamına gelmez. Uzaklaşmak bilinçsizlik değildir. “Burada durmak istemiyorum” demek ego zaferi değildir.Bazen ayrılmak sağlıklıdır. Bazen “hayır” demek dürüstlüktür. Gerçek birlik, kendini kaybederek değil; kendini bilerek kurulur. Bugün spiritüel konulara yaklaşım çoğu zaman iki uçta görülüyor: Ya sorgusuz bir inanç ya da tamamen mesafeli bir tavır. Bu durum spiritüelliğin kendisinden çok, alanın uzun süredir yeterince özenle korunmamasıyla ilgili olabilir. Her şey hızla tüketiliyor. Herkes anlatıyor. Herkes yol gösteriyor. Ama durup şunu sormak pek kolay olmuyor: “Ben anlattığım şeyle gerçekten yaşıyor muyum?” Son Söz Yerine Belki de bugün en sade ve samimi spiritüel tutum şudur: Işıktan söz etmeden önce karanlığa da bakabilmek. Her şeyi kutsallaştırmak yerine, neyin iyi geldiğini ayırt edebilmek. Ve belki de en önemlisi, insanın kendi iç sesini başkasının sesinden daha değersiz görmemesi. Çünkü gerçekten iyileştiren yol, insanı kendine bağlayan değil; onu kendine geri getiren yoldur.

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!