Makale

FARKINDALIK İLE DEĞİŞİM ARASINDAKİ BOŞLUĞU ANLAMAK

05 May 2026 5 dk okuma
FARKINDALIK İLE DEĞİŞİM ARASINDAKİ BOŞLUĞU ANLAMAK
Farkındalık ile Değişim Arasındaki Boşluğu Anlamak Değişim için farkındalığın yeterli olacağına inanılır. Bir sorunun kaynağını bulmak onu çözmek için yeterliymiş gibi düşünülür oysaki insan psikolojisi söz konusu olunca gerçek pek de böyle değil. Bir duygunun nedenini anlamak ile o duygunun sebep olduğu tepkiyi değiştirmek her zaman mümkün değildir. Bu nedenle terapiye başvuran yeni danışanlarımdan sık sık şu cümleyi duyarım:“Neden böyle hissettiğimi de biliyorum aslında; ama yine de değiştiremiyorum, yine de rahatsız olmadan duramıyorum.” Farkındalık daha çok “ne olduğunu” anlamaya hizmet eden bilişsel bir süreçtir. Duygusal ve davranışsal tepkiler ise daha eski, daha otomatik ve daha hızlı çalışan bir sistemin ürünüdür. Bu noktada sinir sisteminin çalışma biçimini bilmemiz önemli. Sinir sistemimiz hayatta kalmayı önceliklendirir; çünkü evrimsel olarak organizmanın önceliği “hayatta kalmak”tır. Bu da sinir sisteminin sürekli olarak güvenlik ve tehlike arasında bir tarama yapmasına neden olur. Bu tarama sistemi otomatik şekilde yapılır ancak sinir sistemi için “güvenli” olan, her zaman “iyi/ideal” olan anlamına gelmez. Sinir sistemi genellikle “tanıdık” olanı “güvenli” olarak kodlar çünkü tanıdık olan ile ilgili daha önceden deneyime sahiptir; burada ne yapacağımızı biliriz. İşte bu nedenle bazen bize iyi gelmeyen bir duyguyu yaşayacağımızdan emin olduğumuz yerlere, ilişki biçimlerine tekrar tekrar döneriz. Örneğin sürekli eleştirildiği bir ortamda büyüyen bir çocuk, zamanla bu eleştirel tonu içselleştirir. Yetişkinlikte kendi kendine konuşurken, olaylar karşısında kendini yargılarken de benzer bir dili kullanır. Bu iç ses aslında onu zorlar, özgüvenini zedeler; ancak aynı zamanda da tanıdıktır. Bu acı veren tondan bir yanıyla çok rahatsız olur ancak yeni, daha şefkatli bir ses tonu sinir sistemi için başlangıçta yabancı bir deneyimdir; öyle hemen işe yarıyor gibi de görünmez. Yeni olmasından öte “yabancı”dır ve yabancı olan temkinle karşılanır. Bu yeni deneyimi içselleştirmek, üzerimizdeki ve hayatımızdaki etkisini fark edebilmek için zamana ihtiyacımız olur. Bu nedenle değişim, sadece “doğruyu bilmekle” değil; sinir sistemine yeni bir deneyimi tekrar tekrar sunmakla mümkündür. Bu noktada önemli olan, duygunun ortaya çıkmasını engellemek değil; o duygu ortaya çıktığında verilen tepkiyi dönüştürebilmektir. Haydi gelin bunu çok yaşanan, somut bir örnek üzerinden düşünelim. Yetişkin bir birey ilişkilerinde tekrar eden bir döngüden bahseder. Partneri biraz mesafe koyduğunda içinde hızla yükselen bir huzursuzluk hissi oluşur. Bu his çoğu zaman kısa sürede büyür; ya partnerine karşı daha kontrolcü bir tutuma dönüşür ya da tam tersine, kendini geri çekmesine neden olur. Yani ilişkinin içinde kalmakla uzaklaşmak arasında gidip gelen bir davranış biçimi. Kişi bu döngünün farkındadır hatta bunun, çocukluğunda deneyimlediği tutarsız ilişki örüntüleriyle paralel olduğunu da açıkça ifade edebilir. Ancak bu farkındalık, yaşananları değiştirmeye yetmez. Örneğin mesajına geç cevap geldiğinde ya da karşı tarafın duygusal tonu biraz değiştiğinde, zihninden önce bedeni tepki verir. İçinde bir sıkışma, huzursuzluk, bir şeylerin ters gittiğine dair güçlü bir his oluşur. Burada kişiyi bu döngüden çıkaracak şey, kaygı yükseldiğinde hemen harekete geçmek, mesaj atmak, kontrol etmek ya da tamamen geri çekilmek yerine; önce durabilmek ve o an bedende ne olduğunu fark edebilmek. En önemlisi, o duyguyla kısa da olsa temas edebilmek. Başlangıçta bu kolay değildir; çünkü sinir sistemi için alışıldık olan, hızlı tepki vermektir. Beklemek, durmak ve hissetmek ise yeni bir deneyimdir. Zaman içinde küçük ama önemli değişimler ortaya çıkmaya başlar. Kaygı tamamen ortadan kalkmaz ama her geldiğinde aynı şekilde davranmak zorunda olmadığına dair bir alan açılmaya başlar. Değişim çoğu zaman tam olarak burada gerçekleşir: Duygunun yok olmasıyla değil, o duyguya verilen tepkinin esnemesiyle. “Bunu biliyorum, hâlâ neden böyleyim?” sorusunun cevabı iki farklı sistem arasındaki mesafeyle ilgilidir: Zihnin anladığı ile sinir sisteminin henüz deneyimleyerek öğrenmekte olduğu arasındaki mesafe. Bu mesafe çoğu zaman bir anda kapanmaz; tekrarlarla, küçük denemelerle ve zamanla kurulan yeni deneyimlerle yavaş yavaş azalır. Bu yüzden değişimi, sadece anlamakla değil; o anlayışı yaşayarak pekiştirmekle birlikte düşünmek gerekir. Psikolog Tuba DİK Aile Danışmanı, Oyun Terapisti

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!