SÜREKLİ YETİŞMEYE ÇALIŞIRKEN
Siz de bir şeylere geç kalmış hissediyor musunuz? Bu hissi yaşayan insan sayısı son zamanlarda gittikçe artıyor gibi geliyor bana. Üstelik bu hissin belli bir yaşı da yok; henüz üniversiteden mezun olmamış biri bile “çok geç kaldım” diyebiliyor. Bazen de daha olgun ve birçok şeyi deneyimlemiş biri de aynı cümleyi kurabiliyor. Sanki hayat bir yerden başlamış ve biz o treni kaçırmışız gibi. Belki bunda sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyor olmamızın payı vardır. Daha başarılı olmak, daha üretken olmak, daha dolu yaşamak, daha çok görmek, daha çok deneyimlemek… Dünyayı gezmek isteyenler var, yeni bir hayat kurmak isteyenler, başka bir şehirde yaşamak isteyenler ya da yıllardır ertelediği bir şeye başlamak isteyenler. İnsanların hayalleri birbirinden farklı ama düşünce ortak: “İstediğim hayat başka bir yerde ve ben ona ulaşamıyorum.” Bir süre sonra yapmak istediklerimiz gözümüzde o kadar büyüyebiliyor ki sanki onları gerçekleştirebilmek için tamamen başka bir hayata ihtiyacımız varmış gibi hissedebiliyoruz. Daha fazla para, daha fazla zaman, daha doğru koşullar, daha iyi bir dönem… Bunlar eksik olduğunda hayat da sanki sürekli ertelenen bir şeye dönüşüyor fark ediyor musunuz?
Artık gördüğümüz sadece kendi hayatımız değil. Başkalarının hayatlarının hızına da sürekli maruz kalıyoruz. Birileri yeni bir ülkeye taşınıyor, biri kendi işini kuruyor, biri yeni bir ilişkiye başlıyor, biri çoktan “hayalini yaşıyor” gibi görünüyor. İnsan bazen kendi hayatını yaşamak yerine, yetişemediği bir yarışın içinde kalmış gibi hissedebiliyor ve bu yarışın ilginç tarafı şu: Bitiş çizgisi hiç görünmüyor. Üzerine düşündüğüm bir soru var, gelin birlikte düşünelim. Sizce gerçekten bir şeylere geç mi kalıyoruz? Konu gerçekten bu mu yoksa asıl mesele “yeterince yaşamıyormuş gibi hissetmek” mi?
Hayata geç kalmış gibi hissetmek yalnızca büyük hayallerimizi gerçekleştirememiş olmakla ilgili olmayabiliyor. İnsan bazen kendi istediği en küçük şeylere bile temas edemediğinde de bu hissi yaşıyor; çünkü günün büyük kısmı yapılması gerekenlerle dolu. Yetişilecek işler, cevaplanacak mesajlar, tamamlanacak sorumluluklar… Hatta boş zamanlarımız bile çoğu zaman “değerlendirilmesi gereken” zamanlara dönüşüyor. Dinlenirken bile tam dinlenemiyoruz. Sürekli bir şey yapma hali o kadar normalleşiyor ki, sadece durmak bile insana rahatsız edici gelebiliyor. Bir yerde sessizce otururken bile içimizden bir ses “Şu an daha verimli bir şey yapabilirdin” diyor. Birçok kişi bu nedenle gerçekten ne istediğini, neye ihtiyacı olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor; çünkü beden dursa bile zihin çalışmaya devam ediyor. Yapılacakları düşünüyor, yetişemediği şeyleri düşünüyor, geri kaldığını düşünüyor. Bir şeylere geç kaldığımız hissine böyle böyle alışıyoruz. Bu koşturmaca içinde ihtiyaçlarımızı bile göremez halde olduğumuz bir hayattan duyum almamız mümkün mü? Galiba değil. Sonra aklımıza gerçekleştiremediğimiz hayallerimiz geliyor ve onlar gerçek olsa her şey yoluna girecek gibi gelmeye başlıyor. Hayatımızı değiştirmemiz gerektiğine inanmaya başlayabiliyoruz. Halbuki yaşam doyumu dediğimiz şey her zaman büyük değişimlerle birlikte gelmiyor. Önce insanın kendi isteğini fark edebilmesiyle başlıyor. Sadece canı istediği için kahvesini dışarıda içebilmesiyle, yarım saat hiçbir amaç olmadan oturabilmesiyle, sürekli “işe yarar” bir şey yapmaya çalışmadan dinlenebilmesiyle ya da bir bankta oturup etrafı izleyebilecek zamanı bulabilmesiyle. Dışarıdan bakınca çok küçük görünen bu anlar, insanın kendi hayatıyla yeniden temas kurduğu alanlar olabiliyor bazen; çünkü insan yalnızca büyük hedeflerle yaşayan bir canlı değil. Aynı zamanda duran, sıkılan, merak eden, hisseden, oyalanan bir canlı; ama bugün çoğumuz kendimize ancak “işlevsel” olduğumuz sürece alan tanıyoruz. Faydalıysak, üretkensek, bir şeye yetişiyorsak kendimizi daha değerli hissediyoruz. Böyle olunca da sadece var olmanın kendisi giderek yetersiz gelmeye başlıyor. Hayatla bağ kurmak bazen tam da o küçük, plansız ve amacı olmayan anların içinde mümkün oluyor. Çünkü kontrol hissi sadece büyük kararlarla oluşmuyor. Günlük hayatın içinde kendimize açabildiğimiz küçük alanlarla da oluşuyor. “Hayata geç kaldım” hissini büyüten şey ise gerçekten yaşamak istediğimiz hayattan tamamen uzak olmak değil; kendi isteklerimizle temas ettiğimiz alanların giderek yok olması. Bu yüzden bazen insanın kendine sorması gereken en önemli sorulardan biri şu: “Ben en son neyi sadece istediğim için yaptım?” Bir işe yaradığı için değil. Bana bir şey katacağı için değil. Sadece istediğim için; çünkü insan bazen hayatla bağını büyük değişimlerde değil, kendine yeniden yer açabildiği küçük anlarda kuruyor.
Psikolog Tuba DİK
Aile Danışmanı, Oyun Terapisti
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!