Makale

İLAHİ TERBİYE

30 January 2026 3 dk okuma
İLAHİ TERBİYE
İLAHİ TERBİYE Acı, insanın kapısını çaldığında istenmeyen bir misafir gibi karşılanır. Oysa tasavvuf acıyı kovmaz, dinler. Çünkü bilir ki bazı misafirler geldiklerinde evi değil, insanı değiştirirler. Acı da onlardandır. Tasavvufta acı bir ceza değil, insanı içten içe yoğuran ilahi bir terbiyedir. Bazı acılar vardır ki sesi yoktur ama insanın içini baştan sona yakar. Ne bağırır ne anlatır kendini. Sadece gelir. Ve insan o andan sonra aynı yerde duramaz. İnsan acıyı istemez ama acı insanı ister. Çünkü hakikat konforun içinde görünmez. Kalp rahatken uyur, darlıkta uyanır. Tasavvufta bu uyanış, nefsin çözülmeye başlamasıdır. İnsan kendini güçlü sandığı yerden kırılır. Kontrol ettiğini düşündüğü şeylerin elinden kaydığını fark eder. Gökyüzü bu anı bilir. Astrolojide Satürn’ün gelişiyle zaman ağırlaşır, günler uzar, yük artar, hayat daralır; susturur, yavaşlatır. Tasavvufta bu daralma, nefsin terbiye edilmeye başlanmasıdır. Çünkü nefs bollukla serpilir, hakikat ise darlıkta görünür. Mevlânâ’nın sabır dediği tam da burada başlar. Onun sabrı diş sıkmak değildir. Sabır, ateşe razı olmaktır. Acının yakmasına değil, dönüşmesine izin vermektir. Ateş kalbi yakar ama yok etmez. Fazlalıkları alır, özü bırakır. İnsan sabrettikçe hafiflemez hemen ama derinleşir. Ve derinleşen kalp, artık yalnızca acıyı değil, onun ardındaki çağrıyı da duymaya başlar. Yalnızca acıya dayanmayı öğrenmez, kibirden de soyunmaya başlar. Çünkü kibirli insan kendini merkeze koyar. Tasavvufta acının en büyük terbiyesi, insanın “ben” dediği yeri eritmesidir. İnsan dert gelmeden önce kendini ayakta tutan şeylerin aslında ne kadar geçici olduğunu fark etmez. Acı ise insanı diz çöktürür. Ve diz çöken kalp, ilk defa gerçekleri görmeye başlar. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, kibri insan ile Hak arasındaki en kalın perde olarak görür. Bu perde bilgiyle değil, kırılmayla kalkar. İnsan çaresiz kaldığında artık kendini yüceltecek bir yer bulamaz; işte o anda kalp haddini öğrenir. İnsan her şeyi kendi gücüyle yaptığını sandığı yerde durdurulur. Engeller çıkar, gecikmeler olur. Planlar bozulur. Bu bozulma ceza değil, had bildirmedir. Had bilen kalp Hakk’a yaklaşır. Kibir eridikçe acı da şekil değiştirir. Yakıcı olmaktan çıkar, öğretici hâle gelir. İnsan artık “Neden ben?” diye sormaz. “Bende ne fazlaydı ki bu ateş onu aldı?” diye düşünür. İşte bu soru, nefsin çözülmeye başladığının işaretidir. Mevlânâ der ki: “Benlik eridikçe Hak görünür.” Ve insan anlar: Acı, kalbi kırmak için değil, kibri kırmak için gelmiştir. Kalp boşalınca hakikati taşımaya hazır hâle gelir. Elden gidenler, çözülen kimlikler, bozulan planlar… Hepsi “ben” dediği fazlalıklarmış. Geriye sadece erimiş ama yok olmamış benlik kalmıştır. İşte bu hâl, kulun Hakk’a en yakın olduğu yerdir. Şeyh Galip’in dediği gibi: Tedbîrini terk eyle, takdîr Hudâ’nındır. Sen yoksun, o benlikler hep vehm ü gümânındır.

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!