Hayatı Kontrol Etmeye Çalıştıkça Kaybetmek
Kontrol Paradoksu
Belirsizlik çoğumuz için kaygı vericidir. Bu nedenle gözlemler, planlar yapar, olası riskleri önceden hesaplamaya çalışırız. Tüm bu çabalar, yaşamı yönetebildiğimizi ve güvende olduğumuzu hissetmek için geliştirdiğimiz içsel stratejilerdir. Ancak hayatın akışı çoğu zaman bu stratejilerin sınırlarını bize hatırlatır. Ne kadar çok kontrol etmeye çalışırsak, her şeyin o kadar kontrolümüzden çıkıyormuş gibi hissettirdiğini fark ederiz. İşte bu durum, “kontrol paradoksu” olarak adlandırılır. Kontrol paradoksunun temelinde kaçınma ve güvenlik arayışı vardır. Kaybetme, incinme ya da belirsizlik korkusu; kaygı gibi zorlayıcı duyguları tetikler ve zihin adeta alarma geçer. Bu alarmı susturmak için zihin daha fazla düşünmeye, daha çok analiz yapmaya ve daha çok önlem almaya yönelir. Ancak kontrolü artırmaya yönelik bu yoğun çaba, beklenenin aksine rahatlatmaz. Duygular yoğunlaşır, zihinsel gürültü artar. Bu yoğunluk zamanla bedende de kendini hissettirir: Halsizlik, yorgunluk, zihinsel tükenmişlik ya da sürekli uyuma isteği… Tanıdık geliyor mu? Peki bu kontrol etme çabasına ne zaman ve neden gireriz?
Kontrol ihtiyacı çoğu zaman ani kayıplar, sarsıcı yaşam olayları ya da öngörülemeyen aile dinamikleri gibi güvenlik algısını zedeleyen erken dönem deneyimlerle ilişkilidir. Zihnin kurmaya çalıştığı bu sıkı düzen, çoğu zaman çocuklukta yarım kalmış bir güvenlik ihtiyacının devamıdır. Güç gibi görünen kontrol paravanının ardında ise oldukça kırılgan bir yapı bulunur. Bu nedenle insan zihni, her şeyi kontrol etmeye çalıştığında en çok kendisini yorar.
Duyguları bastırmak, düşünceleri susturmak ya da belirsizliği tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir. Üstelik bu yöndeki çabalar, çoğu zaman duygu ve düşüncelerin daha da güçlenmesine yol açar. Direnç arttıkça zihnin taşıdığı yük ağırlaşır. Tam da bu noktada başka bir bakış açısı devreye girebilir: Kontrol etmeye çalışmak yerine, yaşanan deneyime alan açmak. Alan açmak; duygunun varlığını fark etmek, onunla savaşmayı bırakmak, ondan kurtulmaya çalışmadan olduğu hâliyle temas edebilmektir. Duygular geçsin diye değil, geçmek zorunda olmadıklarını kabul edebildiğimizde zihnin yükü hafiflemeye başlar. Peki bu nasıl mümkün olabilir? Acı veren duygulara nasıl katlanacağız? Bir duyguyu hissettiğimiz sürenin sandığımızdan çok daha kısa olduğunu söylesem inanır mısınız? Bilimsel çalışmalar, duygusal bir uyaranla birlikte salınan nörokimyasal maddelerin (adrenalin, kortizol gibi) ortalama 60- 90 saniye içinde etkisini yitirdiğini gösteriyor. Duygunun kalıcıymış gibi hissedilmesi ise çoğunlukla yaşanan olaydan değil, zihnin ona yüklediği anlamdan besleniyor. Zihinsel tekrarlar, inançlar ve içsel anlatılar devreye girdikçe duygu yeniden üretiliyor ve süreklilik kazanıyor. Böylece uzayan şey, duygunun kendisinden çok ona tutunan zihinsel süreçler oluyor. Bu nedenle belki de mesele, duyguları değiştirmek değil; onlarla kurduğumuz ilişkiyi dönüştürmektir. Kontrol edebildiklerimizle edemediklerimizi ayırt etmek, psikolojik esnekliğin temelini oluşturur. Bu esneklik sayesinde kişi enerjisini gerçekten etkileyebileceği alanlara yönlendirebilir; kontrol edemediği alanlarda ise yumuşayarak kendisiyle daha dengeli bir ilişki kurabilir.
Kontrolün azaldığı yerde ilginç bir dönüşüm başlar. Zihnin sesi yavaşlar, duygular daha anlaşılır hâle gelir. Sürekli tetikte ve kendini kollayan hâl, yerini daha sakin ve güvenli bir iç dengeye bırakır. Kişi hayata karşı savaşmak yerine, hayatla birlikte hareket etmeyi öğrenir. Bu dönüşüm çoğu zaman sessizdir; ancak etkisi derindir. Günlük yaşamdan tanıdık bir metafor bu durumu iyi anlatır: Bir kapıyı iterek açmaya çalışırız, açılmaz. Daha fazla güç uygularız, yine açılmaz. Bir an durur, nefes alır ve geri çekiliriz. O anda kapının aslında içeri doğru açıldığını fark ederiz. Kontrolü bırakmak çoğu zaman güçsüzlük değil; gücü yanlış yöne uyguladığımızı fark etmektir.
Hayatı tamamen kontrol etmek, insanın kapasitesini aşan bir çabadır. Ancak hayatla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düzenlemek mümkündür. Duygularımıza, düşüncelerimize ve yaşadıklarımıza daha esnek ve farkında bir yerden yaklaşmak; kontrolün yerini temasın almasını sağlar. Bu temas, bizi daha gerçek, daha yumuşak ve daha sakin bir yaşamla buluşturur. Belki de aradığımız şey kontrol değil; güven, esneklik ve kendimizle kurduğumuz daha şefkatli bir ilişkidir. Bazen en büyük dönüşüm, tam da kontrolü bıraktığımız yerde başlar.
Psikolog Tuba DİK
Aile Danışmanı, Oyun Terapisti
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!